Müslüm Kabadayı
BÜTÜNSEL DÜŞÜNME VE EYLEMLİ BİLİNÇ
Ağacın saçağından yaprağına, ormanın da gazelinden ışık huzmesine kadar bir bütünlük içinde biçimlendiği biliniyor. Nâzım Hikmet’in “hür ağaç”la “kardeş orman” imgelemi, bu biçimlenmenin diyalektiğini ortaya koymuyor mu?
Postmodernizmin bataklığında yaygınlaştırılan “yapılandırmacı eğitim” anlayışıyla 2005’ten beri ülkemizde de uygulanan müfredat programının verimleri, açıkça alınmaya başlandı. Giriş cümlemizde betimlediğimiz yaşamın parça-bütün diyalektiğiyle biçimlenmesini algılatan bilimsel eğitimin kırıntılarının bile yok edilmeye çalışıldığı bu müfredat sayesinde öğrencilerimizin “parçalı beyin”le yaşadıklarına tanık oluyoruz. 11. sınıfa gelmiş (Lise-3) 16-18 yaşındaki genç, sosyal-kültürel-siyasal olaylarla edebiyat arasındaki ilişkiyi kurma konusunda, 19. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında gerçekleşen önemli olaylar, anlaşmalar, fermanlar ve meşrutiyetin neyi ifade ettiğinden habersiz olmaktadır. Bırakınız bu olgularla o dönemde yaratılmış olan edebiyat arasındaki ilişkiyi kurmayı, tek tek bu olguların ne olduğuna dair düzgün bir cümle bile kuramamaktadır. Oysa, aynı konuları Tarih, Sosyoloji derslerinde de bir biçimde görmüş olması gereken öğrencimizin - kuşkusuz yetiştiği ortam ve özel çabası nedeniyle yorumlama yeteneği gelişkin birkaç gencin bulunduğunu görmezden gelemeyiz – bu durumunu nasıl açıklayacağız? Burada uzun çözümleme yapacak değiliz ama Türkiye’de sosyolojik ve siyasal olguları çözümleme konusunda deneyimine, öngörüsüne güvenebileceğimiz düşünürlerden biri olan Metin Çulhaoğlu’nun, “Semih’in Suçu Ne?” başlıklı yazısında verdiği bir örnek üzerinden değerlendirme yapmamızda yarar var.
“Örneğin, “İlköğretim Sosyal Bilgiler Ders Kitabı-4” kronoloji kavramını “Semih”in yaşamındaki önemli dönüm noktalarıyla tanıtmaktadır. Bu kronolojiye göre Semih 2000 yılında doğar; 2001 yılında diş çıkarmaya, 2004’te kreşe, 2005’te ise ana sınıfına başlar; 2007’de ilk karnesini alır, 2008’de sünnet olur ve böyle gider… “Semih” daha sonra liseyi bitirip üniversiteye başladı diyelim. Diyelim, insanlık tarihi ile ilgili bir panele, tartışmaya vb. dinleyici olarak katıldı. Konuşmacılardan biri “İlkçağ” dediğinde Semih’in “herhalde benim diş çıkardığım yıldan bahsediyor” diye düşünmesi, “Yakınçağ” sözü geçtiğinde ise aklına sünnet olduğu yılın gelmesi mümkün ve muhtemeldir.” (www.sol.org.tr, 30.10.2010)
Ders kitaplarında, kaynak araç ve gereçlerde tarihsellik ve bilimselliğin ne denli yok edildiğini ortaya koyan sayısız örnekten biri bu. Böylesine bütünlüklü bilgiden ve bunlar arasında bağ kurma yeteneğinden mahrum bırakılmış “Semih”lerin suçu değil bu parçalanmış beyinle yaşamak… Birkaç yıl önce yapılmış bir araştırmada yeni kuşağın beyin parçalanmasına uğramalarında en önemli etkenin % 55 oranıyla medya olduğu saptanmıştı. Cep telefonu başta olmak üzere dikkati dağıtan aygıtların yanlış kullanımını da buna katarsanız, yeni kuşağımızın neden her şeyi “benmerkezli” düşündüğünü, kamucu-toplumcu duyarlıklar edinemediğini anlamak zor değil. Bunu siyasal olarak ifade edersek, kapitalizm, dinselleştirilmiş eğitim yoluyla da parçalanmış beyinleri güdümüne alarak, toplumların üzerindeki egemenliğini güçlendirmek istiyor.
Kapitalizmin bu egemenliğini, toplumsal bütün dokuyu dinselleştirme stratejisiyle güçlendirmeyi amaçladığına dair bir örneği de emekli eğitimci Aysel Güneysu’nun geçen gün e-postayla gönderdiği “ERKEĞİN HANIMLARLA TARİHSEL TANIŞMA RİTÜELİ...” başlıklı metinle vermek istiyoruz. Şöyle: “Yıl 1947: Karşıma aniden çıkınca ziyadesiyle şaşakaldım ve çok mütehassis oldum...Nasıl bir eda takınacağıma hüküm veremedim, âdeta vecde geldim.Buna mukabil az bir müddet sonra kendimi toparlar gibi oldum. Cemalinde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı. Üstümü başımı toparladım, kendimden emin bir sesle 'Akşam-ı şerifleriniz hayrolsun efendim' dedim. Yıl 1977: Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve hislendim. Ne yapacağıma karar veremedim. heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı. Üstüme çeki düzen verdim. kendimden emin bir sesle, 'İyi akşamlar, nasılsınız?' dedim. Yıl 1987: Karşıma aniden çıkınca fevkalâde şaşırdım ve duygulandım. Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum. Nitekim yüzünde beni ferahlatan bir gülümseme vardı. Üstüme çeki düzen verdim, kendimden emin bir sesle 'Hayırlı akşamlar' dedim.
Yıl 1997: Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve duygulandım. Fena halde kal geldi yani. Bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır, dedim. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'Selam, n'aber?' dedim. Yıl 2007: Abi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yani ve duygu durumum kabardı. Oğlum bu is bizi kasar dedim, fena göçeriz dedim, enjoy durumları yani. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin. 'Hav ar yu yavrum?' dedim. Yıl 2017: Karşıma aniden çıkınca korktum. Kapkara çarşafın içinde kara bir hayalet gibiydi. Ulan ne halt ettik de 2007de bu yobazlara oy verdik. O gün bugündür gitmediler başımızdan. Şimdi şu karşıma çıkan dünya güzeli midir yoksa kaknemin teki midir, gel de anla. Bi daha bunlara oy verirsem diyecem ama oy verme falan da kalmadı ki. Kadılar konseyi midir nedir bişey çıktı. Başında da Fetullah Hoca. Dedikleri kanun oluyor. Tüüüh namaz vakti geçiyor. Ulan karıya daldık yiycez şimdi dayağı islam devriyesinden. Geçen Cuma namazında ağzımda sakız unutmuşum, daha onun morlukları geçmedi.''
Sanal alandaki “iletişim”in giderek yaygınlaştığı bir dönemde, bu türlü mesajların da sabun köpüğü olduğu görülüyor. Eğer halkımızın, ülkemizin, dünyanın geleceğini bir avuç sömürgenin her şeyi yağmalama düzenine terk etmek istemiyorsak, bir köşeye çekilmek ya da sanal alemde tatmin olmak yerine, beyni parçalanmaya devam eden yeni kuşağımıza yönelmek durumundayız. Başta okullar olmak üzere, semtlerde, kent merkezlerinde çocuklarımız ve gençlerimizi bilimsel ve tarihsel düşünmeye, öğrenmeye ve eylemli bilinç taşımaya yöneltecek eğitim ağlarımızı kurmak zorundayız. Kültür ve sanat merkezleri, kurslar, dernekler, sendikalar hep bu amaçla etkinliklerini yaygınlaştırdığında, bugün evinde kendini atıl ve mutsuz hisseden binlerce eğitimci, deneyimli insan da harekete geçecektir.
Harekete geçerken, dikkat edilmesi gereken ilk kritik nokta şudur: Türkiye toplumu 12 Eylül’den bu yana önemli oranda dinsel referanslarla biçimlendirildi; kentlerin merkezlerine kadar cemaat-tarikat ağları örüldü. Bunların büyük bölümünün Avrupa-ABD-İsrail destekli ekonomik entegrasyonla devlet organlarına da hakim konuma geldikleri ortada. Dolayısıyla toplumsal dönüşümün yeniden yurtsever, emekçi bir karakterle sağlanması için şunları sorgulatmak önemlidir; toplum dinselleştirildikçe ülkemiz neden daha çok emperyalist ülkelere bağımlı hale gelmektedir? Neden kamu kaynaklarımız satılmaktadır? Neden işsizlik ve yoksulluk artmaktadır? Neden tecavüz başta olmak üzere kadına şiddet artmaktadır? Neden cemaat ve tarikatların ileri gelenleri lüks içinde yaşarken, yoksullar ve işsizler çöpten ekmek aramaktadır? “Türban” adıyla kadın daha çok esarete zorlanırken, neden üniversiteler daha çok paralı eğitime geçmektedir?
İşte olgular arasındaki nedenselliği kavratmaya, giderek bu çelişkiden sınıfsal bilinç kazandırmaya yönelik bir uyanış sağlanırsa, toplumdaki yurtsever damar gerçek anlamda anti-emperyalist bir hareketin güçlenmesine zemin hazırlayacaktır. Burada unutmamamız gereken bir başka gerçek de, bu zeminin sağlamlaşmasında en etkili araçlardan birinin edebiyat olduğudur. Bakınız, Fransız, Rus, Türk devrimlerinin arafesinde ve sonrasındaki edebiyatın canlılığı bunun nasıl yapılacağına dair veriler sunmaktadır. Yeni kuşağın diline, duyarlıklarına hitap eden devrimci bir edebiyat, günümüzde lise öğrencilerini de harekete geçirebilmektedir. Yunanistan ve Fransa’da son dönemde yaşananlar, bu açıdan öğreticidir.
Ülkemizde çocuk ve gençlik edebiyatına da cemaat-tarikat yayınlarının egemen olmaya başladığı dikkate alındığında, işimiz daha da zorlaşmaktadır. Onun için bu noktaya eğitimcilerin, devrimci çocuk ve gençlik edebiyatı yaratıcılarının güçlü biçimde yönelmelerini sağlamak zorundayız. 1950’lerde Köy Enstitülülerin, 1960’lı yıllarda TÖS’lülerin, 1970’lerde TÖB-DER ve Yazarlar Sendikası’nın yaptığı açılımları, şimdi tüm güçleri birleşik çalışmaya, üretmeye seferber ederek bu döneme özgü araçlarla ve yeni bir dille geliştirmek durumundayız.
Anasayfa
2010/11/12
“İNSANLIK ONURU”NA SAHİP ÇIK!
Müslüm Kabadayı
“İNSANLIK ONURU”NA SAHİP ÇIK!
İnsan, canlılığını sürdürme çabasının ötesinde niçin yaşar? Organizma olarak milyonlarca, zihinsel gelişim doğrultusunda binlerce yıldır evrimleşen insanın, doğa ve toplum bilimlerini hızla geliştirdiği yüzlerce yıllık mücadelesinde onu yücelten en önemli değerin soyutlama yeteneğidir. Aşk, sevgi, dostluk duygularını, ahlak, eşitlik ve özgürlük bilinciyle yükselten insanı, sömürü mekanizması tarihin her döneminde küçültmüştür. Bu sömürü denen mekanizma, emek, duygu ve cinsellik başta olmak üzere hayatın her alanında toplumları da içinden çürütmüştür. Savaşlar, kıskançlık kaynaklı yıkımlar, toplumsal değerlerin çürümesi bunun en çok bilinen sonuçlarıdır.
Bugün sömürünün, emeğin ürettiği tüm değerlerin, Bildelberg denilen bir avuç dünyanın patronlarının belirlediği piyasa mekanizmalarıyla dünyanın en ücra noktasına kadar gerçekleştirildiği biliniyor. “Küreselleşme” denilen emperyalizmin dünyaya hükmettiği günümüzde, sömürünün, insanı çürüten en çirkin yüzüyle karşı karşıyayız. Daha açık deyişle insanlığın ensesinde paranın saltanatıyla boza pişirmek üzere tarihsel olarak ortaya çıkmış etnik ve dinsel, biyolojik olarak erkek ve kadın ayrımlarını en çirkin biçimde kullanan kapitalizm, kadını sermaye olarak kullanmayı çok daha fütursuzca gündeme sokmuştur. Tv kanallarında, basın organlarında, internet sitelerinde kadını sermaye olarak kullanan sayısız porno, reklam vb. materyalden kaçınmanız mümkün değildir. Cinsel sapıklık olarak adlandırılan olaylar, ilköğretim okullarına, öğretmen topluluğuna kadar yaygınlaşmışsa, kapitalizmin toplumu çürüterek yönetme stratejisinde ne denli “başarılı” olduğu aşikardır. Bu açıdan sömürünün insan onurunun ne denli büyük düşmanı olduğunu, özellikle cinsel sömürünün kişiliğin darbelenmesine, toplumsal paylaşımın ayaklar altına alınmasına yönelik sonuçlarından görmemek için bakar kör olmak gerekir.
Ülkemiz genelinde yaşanan hırsızlık, yolsuzluk ve cinsel sömürü çarkından birkaç nemli olaya dikkat çektikten sonra, bir zamanlar halkının huzurlu ve siyaseten aydın, gelişmiş olmakla öne çıkan Antakya’mızda meydana gelen ciddi bir tehlikeye işaret etmek istiyorum. İnsanı alçaltan cinsel sömürünün bugün Türkiye’de en yaygınlaşmış biçim tecavüz olaylarıdır. Artık, ülkenin her tarafında mahkemeler bu olaylarla çalkalanmaktadır. Mahkemeler yansımayanların ise haddi hesabı yoktur. İşin en kötü tarafıysa, toplumsal çürümeyi nerdeyse teşvik eden kararlar, bazı mahkemelerce verilmektedir. Kanıt olarak, uzun bir alıntıyı okuyun önce:
“Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencisi İ.G. (25), 18 Mart akşamı bir öğrencisine özel ders verdikten sonra evine dönerken T.D. ve A.Y. tarafından zorla bir kamyonete bindirilerek Ayaş Yolu'na götürüldü. İki şüpheli burada İ.G.'ye tecavüz etti ve parasını da gasp etti. Saldırganların elinden kurtulmayı başaran İ.G. karakola başvurdu; savcılığa ve Ankara Adli Tıp Şube Başkanlığı'na sevk edildi. Adli Tıp İ.G.'de darp ve cebir izlerini tespit etti. Numune Hastanesi ruhsal sağlığı bozulmuştur raporu verdi. Vajinal muayenede erkeklerden birine ait sperm örneği bulundu. Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlıkları İ.G.'nin ruhsal durumunun bozulduğuna dair raporlar verdi. Olaydan bir gün sonra yakalanan şüpheliler tutuklanırken hakkında Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Mahkeme, 10 Ağustos'taki ilk duruşmada, üniversite hastanelerinin raporlarını kabul etmeyerek İ.G.'nin İstanbul Adli Tıp Kurumu'na sevkine karar verdi. İ.G.'nin avukatları ise yoğunluk nedeniyle İstanbul Adli Tıp Kurumu'na giden bir dosyanın iki yıldan önce gelmeyeceğini belirtti; Devlet Denetleme Kurulu'nun bir raporu ve Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Dairesi'nin üniversite hastanelerinden rapor alınabileceği yönünde genelgesi bulunduğunu hatırlatarak karara itiraz etti. Avukatlar, üniversite hastanelerinden alınmış raporların geçerli sayılmasını, mecbur kalınırsa İ.G.'nin Ankara Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'ne gönderilmesini talep etti. Ancak mahkeme başkanı, Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınmazsa Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin kararı bozacağını belirterek bu talebi reddetti. İkinci duruşmada dosya İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Üçüncü duruşmada ise mahkeme heyeti, İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndan rapor gelmesinin uzun süreceği gerekçesi ve "masumiyet karinesi" gereğince sanıkları tahliye etti”.
Mahkemenin, “tecavüz hakkını” kullanan bu iki erkeği korumak için ne kadar titizlikle çalıştığı ortada. Türk hukukunun, bir erkek hukuku olduğu konusunda herhalde bir kuşkumuz kalmamıştır artık. Nihayetinde bu hukuk, bir sapık tarafından görüp görülebilecek en korkunç biçimde, yani başı kesilerek öldürülen Münevver Karabulut’un ailesini, “kızlarına sahip çıksalardı” diye suçlayan bir emniyet müdürünün “hukuku”dur. Mahkemenin bu kararı, var olduğu söylenen şu meşhur “kamu vicdanı”na da gayet uygundur. Çünkü, başörtüsü mağduru genç kızlara verilen desteğin çeyreği bile, tecavüz kurbanı kadınlara verilmemektedir. Bu da “ahlaklı, dindar” toplumumuzun çürümüşlüğünün açık göstergesidir. Tecavüz konusundaki, herkesi memnun ettiği anlaşılan “sessizlik”, kurbanın da tecavüzü hak etmiş olabileceği inancından kaynaklanmaktadır çünkü.
“Kuyruk sallamasa dişi köpeğe kimse gitmez” anlayışı, bu toplumun çürüme zihniyetinin ana ilkesidir. Gelinliğiyle çıktığı dünya turunda, sadece Türkiye’de tecavüze uğrayıp öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca ile gelinliği, kendisine sallanan “kuyruk” sanarak bu masum kadını öldüren manyağı hatırlatırım. “Ya benim olacaksın ya toprağın” dan, “seni ellerin olasın diye mi sevdim”e kadar gayet şairane bir ruhu da vardır tecavüzcü erkeğin, ki şu zırvalamalarındaki iç yakan “haklılığı” içten içe desteklemeyen çok az erkek vardır bizim memlekette. Başkalarının kızı, kızkardeşi, eşi olması koşuluyla tecavüz edilmeyecek hiçbir kadın yoktur ülkemizde. Yeğenlerine, yengelerine, hatta kızkardeşlerine tecavüz edenlerin olduğunu da hatırlatarak belirtiyorum, genelde namusu ya da ahlakı sadece “sülalesi” için koruyucu kalkan olarak gören, ama önüne gelen başka kadınlara saldıran bir toplum bireyiyle karşı karşıyayız. Kapitalist hukuk, işte bu bireyi korumaktadır. Çünkü, cinsinden ötürü hem günahkar hem de günaha davetiye çıkaran bir “mahluk” olarak kadınlar karşısında, mutlaka “anlayış” gösterilmesi gereken bir erkek tapınması var. Bir tecavüz davasında kadınlar için “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen hakimi de bir hatırlayın bakalım.
Hukuk tekniği açısından belki davanın böyle sonuçlanması gerektiği düşünülebilir. Ancak haberde dikkat çeken şey, tecavüze uğrayan talihsiz genç kızda, saldırgan alçakların spermlerinin bulunduğudur. Bunu bile yeterli görmeyen bir hukukumuz var, ne yazık. Tecavüze uğrayanın ruh sağlığının bozulmadığını onca kanıta rağmen iddia eden, kararını bu iddiaya dayanarak veren bu vicdansız hukuk ülkemizin kadınlarına hayatı yaşanmaz hale getirmiştir. İlk de değildir bu.
Hukuk, Türkiye’de varlığını, toplumun geri kalmış yanlarını okşayarak (ya da bu davada görüldüğü gibi tek bir cinse, erkeğe, toplumun genelinin baktığı gibi bakarak) koruyor. Bu artık anlaşılmış olmalıdır. “Masumiyet Karinesi” gibi yararlı bir kuralı, tecavüzcü oldukları ailelerince de, “bir hata yapmışlar” cümleleriyle kabul edilmiş bu sapıkların lehine kullanan garip bir hukuktur bu. Hukukun, sapıkların işine yarayacak teknik ayrıntılarına vakıf, ama kadınlık bilincinden yoksun o kadın avukatı kendi cinsinin düşmanı haline getiren erkek egemen toplumun hukuku olsa olsa böyle olur haliyle. Avukatlığında sınıfı geçmiş, kadınlığında sınıfta kalmış o kadın(!) avukatın, tecavüzcülerin serbest bırakılmasından duyduğu zevk daha çok kahretmiştir tecavüz kurbanı o genç kızı, kuşkusuz. Asla başına gelmesin ama, aynı “hukuk tekniği”nin, kendisi de tecavüze uğradığında bu kadın avukat için uygulanmayacağının garantisi yoktur ülkemizde. Hiç mi bilemez bunu?
“Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen hukukçuyu tek kişi sananlar varsa, bunların tekil falan değil, kadın düşmanı kocaman bir güruh olduğunu anlamışlardır herhalde. Bunlar sürü halinde yaşıyorlar işte, görmüyor musunuz? Tecavüzcülerin serbest kalmasından duyduğu mutluluğu, bakışlarıyla tecavüze uğrayan kurbana gösteren kadın avukat, çoğu erkek meslektaşınca sırtından sopa eksik edilmemesi gereken kadınlardan biri olduğunu fark edemeyecek kadar kendini yitirmiş değil midir? Bu ne büyük yozlaşmadır, bir bakar mısınız?
Kararı protesto eden avukatlar, cübbelerini çıkarıp duruşma salonunu terk etmişler. Protesto gerekçelerinin tutanaklara geçirilmesini isteyen avukatlar, kararın hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) hem de Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne (CEDAW) aykırı olduğunu belirtiyorlar; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile (AİHM) CEDAW Komitesi'ne başvurmaya hazırlanıyorlarmış. Onları tüm içtenliğimizle destekliyoruz.
Bugün “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı diziden topluma empoze edilen tecavüz sahnesi, ne yazık ki tıklanma rekorları kırıyorsa, Şok adlı gazete bunu ahlaksızca haber yapıyorsa, toplumun ahlakını çürüten bu sistem bunu teşvik ediyor demektir. Bugün okullarda haremlik selamlık uygulamasını başlatan gerici kadrolar, kızlarımıza baş örtüsünü dayatanlar, neden kadını, dolayısıyla insanı aşağılayan bu olaylar karşısında kılını kıpırdatmıyorlar? Neden toplumun çürüme ve yozlaşmasının, din sömürüsü yapanların yönetimde olduğu dönemde arttığını sorgulamıyorlar? Sorgulayamazlar; çünkü Hüseyin Üzmez zihniyetiyle maluldürler. Doğrusu, bu zihniyetin özü, kadını meta olarak, yani “sermaye” gören sömürücülüktür. Ne yazık ki bu zihniyetin giderek egemen olduğu ülkemizin, kadını bu denli alçaltacak duruma düşürülmesinden utanmayanlara, bizzat devletin istatistiki verilerini hatırlatmak gerekir. “Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de kadınların %35.6′sı bazen, %16.3′ü sık sık aile içi tecavüze uğruyor. Son yedi yılda töre ve namus cinayetlerinde %1400 artış görüldü. 2002’de fuhuş yapan kadın sayısı 25 bin iken 2010’da bu sayı 100 bini buldu. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’nın 2008 yılında hazırladığı “Töre ve Namus Cinayetleri” raporu, töre ve namus cinayetlerine kurban gidenlerin sayısının son beş yılda patlama yaparak 1100’ü aştığını ve en çok namus cinayetinin İstanbul'da işlendiğini ortaya koyuyor. Raporda, İstanbul'da 2007'deki cinayet sayısının bir önceki yıla oranla iki katına yükseldiği de belirtiliyor.” (www.sol.org.tr, 23.10.2010)
Gelelim sorunun Antakya boyutuna. Son yıllarda ülkemizde kapitalizmin azgın sömürü çarkının yol açtığı yıkımdan en çok etkilendiği bariz olan kentlerden biri de Antakya’mızdır. Tarihsel olarak birçok güzelliğiyle övündüğümüz Antakya’mızın çevre beldelerle birlikte yoğun göç aldığı, her türlü rantiyenin kentin dokusunu sardığı, buna paralel kaçakçılık, hırsızlık ve tecavüz olaylarının da yoğunlaştığı bilinmektedir. Son zamanlarda bunlardan en çarpıcı olanını, bir eğitimci duyarlılığıyla gündeme getiren Musa Artar, Atayurt gazetesinde gündeme getirmiştir. İşin ilginç yanı, vali, belediye başkanı, emniyet müdürü başta olmak üzere konunun doğrudan muhatabı olan yerel yöneticilere seslenen bir akıma u “açık mektup”a, bildiğim kadarıyla yanıt verilmemiştir.
Şimdi soruyorum: Hırsızlığın, yolsuzluğun, hatta tecavüzün bu denli yaygınlaştığı bir yığının, toplum olması mümkün mü? Din sömürüsünün bu denli arttığı bir dönemde, bu çürümenin yoğunlaşmasını nasıl izah edeceksiniz? “Vicdan” dediğimiz insanlık onuru terazisini, paranın saltanatına mı satıyorsunuz?
Demek oluyor ki, vicdanı olan her insan, onurunu korumak istiyorsa, her şeyi “sermaye” olarak gören paranın saltanatına karşı durmalı, insanlık onuruna sahip çıkmalıdır!
Anasayfa
“İNSANLIK ONURU”NA SAHİP ÇIK!
İnsan, canlılığını sürdürme çabasının ötesinde niçin yaşar? Organizma olarak milyonlarca, zihinsel gelişim doğrultusunda binlerce yıldır evrimleşen insanın, doğa ve toplum bilimlerini hızla geliştirdiği yüzlerce yıllık mücadelesinde onu yücelten en önemli değerin soyutlama yeteneğidir. Aşk, sevgi, dostluk duygularını, ahlak, eşitlik ve özgürlük bilinciyle yükselten insanı, sömürü mekanizması tarihin her döneminde küçültmüştür. Bu sömürü denen mekanizma, emek, duygu ve cinsellik başta olmak üzere hayatın her alanında toplumları da içinden çürütmüştür. Savaşlar, kıskançlık kaynaklı yıkımlar, toplumsal değerlerin çürümesi bunun en çok bilinen sonuçlarıdır.
Bugün sömürünün, emeğin ürettiği tüm değerlerin, Bildelberg denilen bir avuç dünyanın patronlarının belirlediği piyasa mekanizmalarıyla dünyanın en ücra noktasına kadar gerçekleştirildiği biliniyor. “Küreselleşme” denilen emperyalizmin dünyaya hükmettiği günümüzde, sömürünün, insanı çürüten en çirkin yüzüyle karşı karşıyayız. Daha açık deyişle insanlığın ensesinde paranın saltanatıyla boza pişirmek üzere tarihsel olarak ortaya çıkmış etnik ve dinsel, biyolojik olarak erkek ve kadın ayrımlarını en çirkin biçimde kullanan kapitalizm, kadını sermaye olarak kullanmayı çok daha fütursuzca gündeme sokmuştur. Tv kanallarında, basın organlarında, internet sitelerinde kadını sermaye olarak kullanan sayısız porno, reklam vb. materyalden kaçınmanız mümkün değildir. Cinsel sapıklık olarak adlandırılan olaylar, ilköğretim okullarına, öğretmen topluluğuna kadar yaygınlaşmışsa, kapitalizmin toplumu çürüterek yönetme stratejisinde ne denli “başarılı” olduğu aşikardır. Bu açıdan sömürünün insan onurunun ne denli büyük düşmanı olduğunu, özellikle cinsel sömürünün kişiliğin darbelenmesine, toplumsal paylaşımın ayaklar altına alınmasına yönelik sonuçlarından görmemek için bakar kör olmak gerekir.
Ülkemiz genelinde yaşanan hırsızlık, yolsuzluk ve cinsel sömürü çarkından birkaç nemli olaya dikkat çektikten sonra, bir zamanlar halkının huzurlu ve siyaseten aydın, gelişmiş olmakla öne çıkan Antakya’mızda meydana gelen ciddi bir tehlikeye işaret etmek istiyorum. İnsanı alçaltan cinsel sömürünün bugün Türkiye’de en yaygınlaşmış biçim tecavüz olaylarıdır. Artık, ülkenin her tarafında mahkemeler bu olaylarla çalkalanmaktadır. Mahkemeler yansımayanların ise haddi hesabı yoktur. İşin en kötü tarafıysa, toplumsal çürümeyi nerdeyse teşvik eden kararlar, bazı mahkemelerce verilmektedir. Kanıt olarak, uzun bir alıntıyı okuyun önce:
“Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencisi İ.G. (25), 18 Mart akşamı bir öğrencisine özel ders verdikten sonra evine dönerken T.D. ve A.Y. tarafından zorla bir kamyonete bindirilerek Ayaş Yolu'na götürüldü. İki şüpheli burada İ.G.'ye tecavüz etti ve parasını da gasp etti. Saldırganların elinden kurtulmayı başaran İ.G. karakola başvurdu; savcılığa ve Ankara Adli Tıp Şube Başkanlığı'na sevk edildi. Adli Tıp İ.G.'de darp ve cebir izlerini tespit etti. Numune Hastanesi ruhsal sağlığı bozulmuştur raporu verdi. Vajinal muayenede erkeklerden birine ait sperm örneği bulundu. Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlıkları İ.G.'nin ruhsal durumunun bozulduğuna dair raporlar verdi. Olaydan bir gün sonra yakalanan şüpheliler tutuklanırken hakkında Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Mahkeme, 10 Ağustos'taki ilk duruşmada, üniversite hastanelerinin raporlarını kabul etmeyerek İ.G.'nin İstanbul Adli Tıp Kurumu'na sevkine karar verdi. İ.G.'nin avukatları ise yoğunluk nedeniyle İstanbul Adli Tıp Kurumu'na giden bir dosyanın iki yıldan önce gelmeyeceğini belirtti; Devlet Denetleme Kurulu'nun bir raporu ve Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Dairesi'nin üniversite hastanelerinden rapor alınabileceği yönünde genelgesi bulunduğunu hatırlatarak karara itiraz etti. Avukatlar, üniversite hastanelerinden alınmış raporların geçerli sayılmasını, mecbur kalınırsa İ.G.'nin Ankara Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'ne gönderilmesini talep etti. Ancak mahkeme başkanı, Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınmazsa Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin kararı bozacağını belirterek bu talebi reddetti. İkinci duruşmada dosya İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Üçüncü duruşmada ise mahkeme heyeti, İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndan rapor gelmesinin uzun süreceği gerekçesi ve "masumiyet karinesi" gereğince sanıkları tahliye etti”.
Mahkemenin, “tecavüz hakkını” kullanan bu iki erkeği korumak için ne kadar titizlikle çalıştığı ortada. Türk hukukunun, bir erkek hukuku olduğu konusunda herhalde bir kuşkumuz kalmamıştır artık. Nihayetinde bu hukuk, bir sapık tarafından görüp görülebilecek en korkunç biçimde, yani başı kesilerek öldürülen Münevver Karabulut’un ailesini, “kızlarına sahip çıksalardı” diye suçlayan bir emniyet müdürünün “hukuku”dur. Mahkemenin bu kararı, var olduğu söylenen şu meşhur “kamu vicdanı”na da gayet uygundur. Çünkü, başörtüsü mağduru genç kızlara verilen desteğin çeyreği bile, tecavüz kurbanı kadınlara verilmemektedir. Bu da “ahlaklı, dindar” toplumumuzun çürümüşlüğünün açık göstergesidir. Tecavüz konusundaki, herkesi memnun ettiği anlaşılan “sessizlik”, kurbanın da tecavüzü hak etmiş olabileceği inancından kaynaklanmaktadır çünkü.
“Kuyruk sallamasa dişi köpeğe kimse gitmez” anlayışı, bu toplumun çürüme zihniyetinin ana ilkesidir. Gelinliğiyle çıktığı dünya turunda, sadece Türkiye’de tecavüze uğrayıp öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca ile gelinliği, kendisine sallanan “kuyruk” sanarak bu masum kadını öldüren manyağı hatırlatırım. “Ya benim olacaksın ya toprağın” dan, “seni ellerin olasın diye mi sevdim”e kadar gayet şairane bir ruhu da vardır tecavüzcü erkeğin, ki şu zırvalamalarındaki iç yakan “haklılığı” içten içe desteklemeyen çok az erkek vardır bizim memlekette. Başkalarının kızı, kızkardeşi, eşi olması koşuluyla tecavüz edilmeyecek hiçbir kadın yoktur ülkemizde. Yeğenlerine, yengelerine, hatta kızkardeşlerine tecavüz edenlerin olduğunu da hatırlatarak belirtiyorum, genelde namusu ya da ahlakı sadece “sülalesi” için koruyucu kalkan olarak gören, ama önüne gelen başka kadınlara saldıran bir toplum bireyiyle karşı karşıyayız. Kapitalist hukuk, işte bu bireyi korumaktadır. Çünkü, cinsinden ötürü hem günahkar hem de günaha davetiye çıkaran bir “mahluk” olarak kadınlar karşısında, mutlaka “anlayış” gösterilmesi gereken bir erkek tapınması var. Bir tecavüz davasında kadınlar için “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen hakimi de bir hatırlayın bakalım.
Hukuk tekniği açısından belki davanın böyle sonuçlanması gerektiği düşünülebilir. Ancak haberde dikkat çeken şey, tecavüze uğrayan talihsiz genç kızda, saldırgan alçakların spermlerinin bulunduğudur. Bunu bile yeterli görmeyen bir hukukumuz var, ne yazık. Tecavüze uğrayanın ruh sağlığının bozulmadığını onca kanıta rağmen iddia eden, kararını bu iddiaya dayanarak veren bu vicdansız hukuk ülkemizin kadınlarına hayatı yaşanmaz hale getirmiştir. İlk de değildir bu.
Hukuk, Türkiye’de varlığını, toplumun geri kalmış yanlarını okşayarak (ya da bu davada görüldüğü gibi tek bir cinse, erkeğe, toplumun genelinin baktığı gibi bakarak) koruyor. Bu artık anlaşılmış olmalıdır. “Masumiyet Karinesi” gibi yararlı bir kuralı, tecavüzcü oldukları ailelerince de, “bir hata yapmışlar” cümleleriyle kabul edilmiş bu sapıkların lehine kullanan garip bir hukuktur bu. Hukukun, sapıkların işine yarayacak teknik ayrıntılarına vakıf, ama kadınlık bilincinden yoksun o kadın avukatı kendi cinsinin düşmanı haline getiren erkek egemen toplumun hukuku olsa olsa böyle olur haliyle. Avukatlığında sınıfı geçmiş, kadınlığında sınıfta kalmış o kadın(!) avukatın, tecavüzcülerin serbest bırakılmasından duyduğu zevk daha çok kahretmiştir tecavüz kurbanı o genç kızı, kuşkusuz. Asla başına gelmesin ama, aynı “hukuk tekniği”nin, kendisi de tecavüze uğradığında bu kadın avukat için uygulanmayacağının garantisi yoktur ülkemizde. Hiç mi bilemez bunu?
“Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen hukukçuyu tek kişi sananlar varsa, bunların tekil falan değil, kadın düşmanı kocaman bir güruh olduğunu anlamışlardır herhalde. Bunlar sürü halinde yaşıyorlar işte, görmüyor musunuz? Tecavüzcülerin serbest kalmasından duyduğu mutluluğu, bakışlarıyla tecavüze uğrayan kurbana gösteren kadın avukat, çoğu erkek meslektaşınca sırtından sopa eksik edilmemesi gereken kadınlardan biri olduğunu fark edemeyecek kadar kendini yitirmiş değil midir? Bu ne büyük yozlaşmadır, bir bakar mısınız?
Kararı protesto eden avukatlar, cübbelerini çıkarıp duruşma salonunu terk etmişler. Protesto gerekçelerinin tutanaklara geçirilmesini isteyen avukatlar, kararın hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) hem de Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne (CEDAW) aykırı olduğunu belirtiyorlar; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile (AİHM) CEDAW Komitesi'ne başvurmaya hazırlanıyorlarmış. Onları tüm içtenliğimizle destekliyoruz.
Bugün “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı diziden topluma empoze edilen tecavüz sahnesi, ne yazık ki tıklanma rekorları kırıyorsa, Şok adlı gazete bunu ahlaksızca haber yapıyorsa, toplumun ahlakını çürüten bu sistem bunu teşvik ediyor demektir. Bugün okullarda haremlik selamlık uygulamasını başlatan gerici kadrolar, kızlarımıza baş örtüsünü dayatanlar, neden kadını, dolayısıyla insanı aşağılayan bu olaylar karşısında kılını kıpırdatmıyorlar? Neden toplumun çürüme ve yozlaşmasının, din sömürüsü yapanların yönetimde olduğu dönemde arttığını sorgulamıyorlar? Sorgulayamazlar; çünkü Hüseyin Üzmez zihniyetiyle maluldürler. Doğrusu, bu zihniyetin özü, kadını meta olarak, yani “sermaye” gören sömürücülüktür. Ne yazık ki bu zihniyetin giderek egemen olduğu ülkemizin, kadını bu denli alçaltacak duruma düşürülmesinden utanmayanlara, bizzat devletin istatistiki verilerini hatırlatmak gerekir. “Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de kadınların %35.6′sı bazen, %16.3′ü sık sık aile içi tecavüze uğruyor. Son yedi yılda töre ve namus cinayetlerinde %1400 artış görüldü. 2002’de fuhuş yapan kadın sayısı 25 bin iken 2010’da bu sayı 100 bini buldu. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’nın 2008 yılında hazırladığı “Töre ve Namus Cinayetleri” raporu, töre ve namus cinayetlerine kurban gidenlerin sayısının son beş yılda patlama yaparak 1100’ü aştığını ve en çok namus cinayetinin İstanbul'da işlendiğini ortaya koyuyor. Raporda, İstanbul'da 2007'deki cinayet sayısının bir önceki yıla oranla iki katına yükseldiği de belirtiliyor.” (www.sol.org.tr, 23.10.2010)
Gelelim sorunun Antakya boyutuna. Son yıllarda ülkemizde kapitalizmin azgın sömürü çarkının yol açtığı yıkımdan en çok etkilendiği bariz olan kentlerden biri de Antakya’mızdır. Tarihsel olarak birçok güzelliğiyle övündüğümüz Antakya’mızın çevre beldelerle birlikte yoğun göç aldığı, her türlü rantiyenin kentin dokusunu sardığı, buna paralel kaçakçılık, hırsızlık ve tecavüz olaylarının da yoğunlaştığı bilinmektedir. Son zamanlarda bunlardan en çarpıcı olanını, bir eğitimci duyarlılığıyla gündeme getiren Musa Artar, Atayurt gazetesinde gündeme getirmiştir. İşin ilginç yanı, vali, belediye başkanı, emniyet müdürü başta olmak üzere konunun doğrudan muhatabı olan yerel yöneticilere seslenen bir akıma u “açık mektup”a, bildiğim kadarıyla yanıt verilmemiştir.
Şimdi soruyorum: Hırsızlığın, yolsuzluğun, hatta tecavüzün bu denli yaygınlaştığı bir yığının, toplum olması mümkün mü? Din sömürüsünün bu denli arttığı bir dönemde, bu çürümenin yoğunlaşmasını nasıl izah edeceksiniz? “Vicdan” dediğimiz insanlık onuru terazisini, paranın saltanatına mı satıyorsunuz?
Demek oluyor ki, vicdanı olan her insan, onurunu korumak istiyorsa, her şeyi “sermaye” olarak gören paranın saltanatına karşı durmalı, insanlık onuruna sahip çıkmalıdır!
Anasayfa
Kaydol:
Yorumlar (Atom)